Film: Aynadaki Gibi, Ingmar Bergman

Ingmar Bergman, sinema dünyasının başarılı isimlerindendir. Dünya’ya sanat için pek çok başyapıt bırakmış olan Bergman, tiyatro ve sinemayı ortak paydada buluşturmuştur. Seyircisinin düşünmesini isteyen Bergman’ın filmleri, aile dramı, tanrı sorgulayışı, anne-çocuk ilişkileri gibi konuları çokça kullanmıştır. Tanrı arayışını/sorgulayışını gördüğümüz başyapıtlardan biri Aynadaki Gibi filmidir. Bergman sinemasında sıklıkla rastladığımız yüz-bakış çekimleri bu filmde de önemli bir roldedir.
Ingmar Bergman, 1959 yılında Cahiers du Cinema’ya verdiği bir röportajda yakın plan yüz çekimleri için duyduğu heyecanı anlatmış.

ingmar bergman aynadaki gibi isimli filmin afişi

“En baştan söyleyeyim. Bana göre doğru ışıklandırılmış, doğru yönetilmiş ve doğru canlandırılmış yakın plan yüz çekimi, sinematografinin zirve noktasıdır. Daha iyi birşey yoktur. Aktörün bir bakışı yoluyla başka bir ruhla kurduğunuz inanılmaz tuhaf ve gizemli temas hiçbir şeye benzemez. Ani bir düşünce, yüzden çekilen veya yüze hücum eden kan, aniden gelen parlak karışıklık veya sessizlik. Bunlar yaşayabileceğiniz en fantastik anlar.”

Aynadaki Gibi Ve Auteur Kuramı

aynadaki gibi film analizi

Bu üçlemedeki karakterler nevroz-psikoz ruhsal problemlere sahip olmakla birlikte büyük bir kader ortağı ve aynı zamanda iletişimsizlikle dolu manevi boşluktadırlar. Aynadaki Gibi filmindeki baş kadın karakteri Karin de bunlardan biridir.
Kocası Martin tarafından kalan aile üyeleri, babası David ve erkek kardeşi Minus’ın yanına götürülen Karin, şizofreni hastalığına yakalanmış bir kadındır. Karin tam anlamıyla, ruhsal çöküntü yaşamaktadır. Bir süredir tedavi görmektedir. Auteur yönetmen olan Bergman’ın burada gördüğümüz otobiyografisine dayanan kısım ise annesinin adının Karin olmasıdır.

Bergman filmlerinde, psikanalitik ve auteur kuramlarını harfi harfine hissederiz. Freudyen bakış açısının temelinde yatan dört temel yaklaşım (metin yazarının yaşamı, yazıma olgu gibi yaklaşılması, estetik kaygılar ve metnin şiirsel-estetik durumu) Bergman için de çok önemlidir. Filmlerinde ‘bakış’a verdiği önem, otobiyografik unsurları sıkça kullanması, sahnelerin ışığı ve düzeni ve Fransız Yeni Dalgası’nın da etkisiyle modernize olmuş şiirsel dil kanıt olarak sunulabilir. Oda Üçlemesinin (Aynadaki Gibi, Kış Işığı, Sessizlik) ilk filmi olan Aynadaki Gibi filmi, Yedinci Mühür filmi gibi İncil’den esinlenerek yazılmıştır. Film “Çünkü şimdi aynada anlaşılmaz bir biçimde görüyorum, fakat vakti geldiğinde yüz yüze göreceğiz. Şimdi az biliyorum, fakat o zaman bilindiğim gibi bileceğim” sözüyle atfedilmektedir. Tanrı, din, opus ve tanrının sessizliği adları verilmiş bu üçlemedeki filmler pek çok eleştirmen tarafından Bergman’ın olgunluk çağı olarak kabul edilmektedir. Oda Üçlemesi’ndeki genel tema insanın ‘belirsiz gerçeği’ dir. Oda Üçlemesinin temel kuralı ise sınırlı mekanda, sınırlı zamanda, az kişiyle anlatıdır.

Karin ve Martin

Kocası Martin ona sevgi ve sadakatle bağlı olsa da Karin için bu pek bir şey ifade etmez. Martin, kendini Karin’in bakımına adamış olan güçsüz kalmış bir erkektir. Babası David, sanatı uğruna ailesini ihmal etmiş, yalnızca kendisini ve her kelimesi birer yalandan ibaret olan romanlarını düşünen bir adamdır. Erkek kardeşi Minus, kimseyle doğru düzgün bir iletişim kuramayan, tutkulu fakat çekingen bir gençtir. Minus, henüz kendini bulamamış, erkeksi iktidarının farkında olamamış ve Karin’e zarar vermemiş bir erkektir.

Bu doğrultuda Karin’in en çok güvendiği kişidir. Bir ailenin, sınırlı bir zaman diliminde yaşadığı felakete tanıklık ederiz bu filmde. Karin’in annesi yıllar öncesinde aynı ruhsal hastalıkla vefat etmiştir.

Aynadaki Gibi, Freudyen Tutumlar ve Auteur

Karin’in ataklarındaki dikkat çekici nokta ise Tanrı’yı gördüğünü iddia etmesidir. Ingmar Bergman’ın Tanrı arayışı/sorgulayışına bakıldığında, Tanrı yok ise,mutlak son ölümdür, fakat yine de Tanrı kavramının içinde bir çok şeyi bulundurmasıyla birlikte (örn; sevgi) güvende hissettirdiğini dile getirir Bergman.

Babası bunalımdan kaçmış ve ailesini yalnız bırakmıştır. Minus, babasıyla iletişim problemleri yaşamaktadır. Bu iletişimsizliğe karşı güçlü duramazken kendini yazıya verir. Tıpkı babası gibi. Minus’un yazdığı skeçlerde de babasına karşı tutumu bariz bellidir. Film, Karin’in ataklarıyla verilen savaşı anlatır. Burada ataklar sadece Karin’in geçirdiği ataklarla da sınırlı değil. Yaratamayan yazar kavramından, zihinleri birbirine ulaşmaya çalışan baba-oğul’a, kendi benliğini tamamlamaya çalışan eşlere kadar ailevi ve insanlık tarihinde eskiden beri tekrarlanan kolektif bilinç hâlinin görünür kılındığı krizler film boyunca sürekli patlak veriyor.

aynadaki gibi isimli filmin yazar ve yönetmeni Ingram Bergram
Ingram Bergram

Filmin sonlarına doğru atakları artan Karin’in, başından beridir izlediğimiz ve kabul etmekten kaçındığımız Minus ile olan ensest ilişkisi güçlenir. Bergman sinemasında gerçeğin karanlık yüzünü görür, kabul ederiz. Bergman yine de bu durumu asla seyirciye kanıtlamaz. Örneğin; kıyıya vurmuş yıkık dökük teknenin içinde geçen sahnede cinsel gerilimi sonuna kadar hissederiz.

Minus ve Karin arasında bir şeyler olduğunu öğrenir fakat ne olduğunu bilemeyiz. Bergman bu durumu bir ensest ilişki üzerine kurmak için yapmaz. “Her şey olabilir, bildiğiniz tüm gerçeklik yıkılabilir.” diyen yönetmenimiz, yine, seyircisine bir sorgulama yapmaya çalışır. Bu sahnede dikkat çeken bir diğer nokta ise neden böyle bir teknenin var olduğu sorusudur. Başta bahsettiğim gibi Karin’in annesi de aynı hastalıkla ölmüştür. Bu tekne yıkık dökük yani ölüdür.

Kıyıda öylece duran teknenin içinde su vardır ve tüm sahne bu ıslaklıkla geçer. Aslına bakarsanız, bu tekne, Karin’in annesinin rahmine yapılmış bir gönderme olabilir. Freudyen okumada ‘deniz’in anneye karşılık gelmesi de buna bir kanıt sağlayabilir.

Aynadaki Gibi, Final Bölümü

aynadaki gibi isimli filmin çok önemli bir bölümü

Finale baktığımız zaman, filmin isminin konulmasında aradığımız anlamı buluruz. Karin, daha önceki sahnelerde de duvarın arkasından sesler duymaktadır. Duvarın arkasından gelecek olan Tanrı’yı beklemektedir. Final ile beklediği Tanrı, onu tedaviye götürmek amacıyla gelen helikopterin yansımasıdır. Fakat, Karin bunu devasa bir örümcek olarak görür. Geçirdiği bu atakta, filmin ismine gönderme yaparak, kilit cümleyi kurar.

“Kapı açıldı ama gelen tanrı bir örümcekti. Bana doğru geldi ve yüzünü gördüm. Çok korkunç, donuk bir yüzdü. Üzerime tırmandı, içime girmeye çalıştı. Ama kendimi koruyabildim. Sürekli gözlerini gördüm. Soğuk ve sakindiler. İçime giremeyince göğüslerime, yüzüme ve daha yukarıya doğru tırmandı. Tanrı’yı gördüm.”

Sözleriyle bir yakarışta bulunur Karin. Bergman sineması da böyledir. Görmek istediğinizi görür, anlamak istediğinizi anlarsınız. Yorumlamak istediğiniz şekilde sorgularsınız. Filmin sonunda, baba-oğul ilişkisindeki iletişimsizlik bir sevgi söylemiyle sonuçlanır. Minus’un yaşadıklarından kaynaklı iç buhranı büyümüştür. Bu kez babası onun tesellisi olur ve böylelikle Minus “Babam, benimle konuştu!” diyerek tebessüm eder. Bu filmde, bir suçlunun var olduğunu fakat bunun kim olduğunu bize sorgulatan Bergman, psikolojik bir etki yaratmıştır. Geride parçalanmış bir aile bırakır ama onarmak için de aşka, sevgiye muhtaç olunması gerektiğini vurgular.

Tavsiye Edilen Yazılar